Hayat hikâyemizi yazdığımızı sanırken, aslında çoğunlukla başkalarının yazdığı senaryolarda figüranlık mı yapıyoruz? Şöyle bir geriye dönüp bakın; gerçekten içinizden geldiği için ve hayır dersem ne olur endişesini bir kenara bırakarak en son ne zaman kendi iradenizle “hayır” dediniz?

Ya da bu tarz bir duruma çekinerek ve karşı tarafı kırmamak adına “evet” demektense, en son ne zaman “yapmamayı tercih ederim” cevabını kullanmışsınızdır?

Konu ne olursa olsun, koşullar nasıl olursa olsun istemediğimiz halde, içimizden gelmediği halde ağzımızdan çıkan “evet”ler hem kendi öz saygımıza hem de değer yargılarımıza karşı yaptığımız en acımasız hakarettir. Duruma bir başka yerden bakarsak da insanın kendisi olarak kalma iradesi kalmıyor.

Ne kibar olmak için her şeye “evet” demek zorundayız ne de karşı tarafı kırmamak için “hayır” demekten çekinmeliyiz.

Bu durumla alakalı olarak kendisi ile savaşanlar için, kalbi farklı ama dili farklı konuşanlar için özellikle “Kâtip Bartleby” kitabını da öneririm.

Kitabı okuyanlar bilir, eser tam olarak bu konuya farkındalık yaratıyor. Amerikan edebiyatının duayeni Herman Melville tarafından yazılan ve 1853 yılında ilk kez yayımlanan “Kâtip Bartleby” bir reddedişin, kendi hür iradenle insan kalabilmenin simgesidir. Varoluşu, insanlığı ve kendimiz olarak kalabilmenin direnişini sorgulatan muazzam bir eserdir. Kâtip Bartleby, elinde bir fenerle karanlığımıza sızarak, bizleri bu konuda aydınlatan bir başucu eseridir.

Kıymetli Doğan Cüceloğlu ise yine bu durumla alakalı olarak şöyle demiştir:

“Hayır demesini bilemeyen kişi güçsüz kişidir. Hayır demesini bilmeyen kişinin “evet”inin de anlamı yoktur.”

Gerçekten de öyle değil mi? Eğer her şeye, her koşulda “evet” diyorsanız, o “evet”in bir ağırlığı, bir seçiciliği kalır mı? İstemediğimiz halde, sırf birilerinin beklentisini karşılamak adına yaptığımız her iş, içimizde bir yerlerde kendimize karşı biriktirdiğimiz bir öfkeye dönüşür. Bu öfke giderek çığ gibi büyür ve gün gelir kendimize bir saygımız kalmaz. Bir süre sonra da irademiz ve değer yargılarımız bizi terk eder. Sonunda da başkalarını kırmamak için kendimizi parça parça etmiş oluruz. Oysa başkasını kırmamak adına sergilenen bu sahte nezaket, aslında en büyük nezaketsizliği kişinin kendine yapmasıdır.

Bartleby’nin hikâyesi bir yerde bir sonla biter, ancak bizim hikâyemiz her sabah yeniden yazılıyor. Sosyal yaşamda, iş ilişkilerinde ya da ikili diyaloglarda tercih hakkınızı kullanmak sizi kaba yapmaz; aksine sizi var olan ve saygı duyulması gereken bir insan yapar. Tercih hakkınızın getireceği sonuçlar da sizi asla ama asla korkutmamalıdır. Çünkü daha güçlü sizi yaratacaktır.

Günlük hayatın koşuşturmacasında, iş yerindeki hiyerarşide ya da sosyal ilişkilerin hassas dengesinde kibar olmak, vereceğimiz cevabın sonrasından korkmak veya kırmamak adına kendi benliğimizden verdiğimiz her taviz, bizi biz olmaktan biraz daha uzaklaştırıyor. Gün geliyor kendimize yabancılaşıyoruz.

Birinin talimatı veya baskısı ile yapmak zorunda kalarak yaptıklarımız, bizi iradesiz birer makineye dönüştürür. Oysa insanı insan kılan, seçim yapabilme ve bu seçimlerin arkasında durabilme sanatıdır. Yani yeri geldiğinde “hayır” diyebilme sanatı.

Hata değil, tecrübe; şimdi sıra bizde...

Kendi Kâtip Bartleby’nizi uyandırın. Ama iş hayatında, ama sosyal ortamlarda ama ilişkilerimizde etrafımızda bizden sürekli bir şeyler talep eden, bizi belirli kalıplara sokmaya çalışan birçok insan var. Bunu duygusal manipülasyona çevirenler bile var. O yüzden ya bu insanların akıntısına kapılıp yok olacağız ya da Bartleby gibi durup, kendi varoluşumuzu savunacağız.

“Yapmamayı tercih ederim” ya da “hayır” cevaplarını bu zamana kadar ama iş hayatında ama sosyal yaşamda ama ilişkilerinizde kısacası tercih altında kaldığınız birçok durumda neden kullanmadığınızı geçmişe bir yolculuk yaparak belki sorgulayabilirsiniz. Sorguladığınız o günler için de pişman olup, kendinizi hırpalayıp, üzülebilirsiniz. Ancak üzülmektense, bırakın bazı tecrübeler olarak sizlerde kalsın. Belki o dönemin şartlarında gerçekten de altında yatan önemli bir sebep vardır. Belki de hayır diyebilmeyi öğrenmek için bir süre evetlerin acısını çekmek gerekiyordu.

Ancak sebep ne olursa olsun, kırmamak için, istemeden ve bir şeyleri kaybetmemek adına baskı altında kalarak verdiğimiz cevapların, kendi öz saygımıza bir ihanet, değer yargılarımıza ise taciz olduğunu unutmayalım ki böylelikle ileriye bakabilelim.

O zamanlar henüz bu farkındalığa sahip değildiniz. Onlar hata değil, sizi bugünkü bilincinize taşıyan tecrübelerdi. Ancak bugünden sonrası için kalem sizin elinizde.

Unutmayın, “hayır” cevabı ya da yapmamayı tercih etmek bir kopuş değil, kendinize doğru atılmış en dürüst adımdır. Kendinizle yüzleştiğinizde bundan sonrası için pişman olmamak için, kendi öz saygınıza gereken özeni göstermek için, değer yargılarınız doğrultusunda hareket edebilmek için, başkalarının yönlendirmesiyle değil de kendi kararlarınızla hareket edebilmeniz için, bir çizginizin ve duruşunuzun olabilmesi için artık yeri geldiğinde konuşturun şu “hayır” diyebilme sanatınızı. Ya da yapmamayı tercih edin, gitsin.

Unutmayın! Bir başkasının onayına hapsolmuş bir “evet” yerine, hür iradeyle söylenmiş bir “hayır” çok daha onurludur.

Hayatınızın geri kalanında başkalarının onaylayıcı ve kabullenici “evet” efendisi olmak yerine, kendi “hayır”larınızın sahibi olmaya ne dersiniz?